Eyl 30

Uzay Seyahati mi? Git düzgün bir işte çalış…

Bak ne diyeceğim…

Hani sen ne işle meşgulsün diye soruyorsun ya, amaç; ne iş yaptığımı merak etmen mi, bir alt-üst kıyası yapmak mı, yoksa şöyle karşılıklı 2 kelam edebilmek mi? Yani, 2 kelam edemeyeceksek şu gezegende, bana hiçbir şey sormada, diyeceğim o… Çünkü; bırak fikirlerimizi anlatabilmeyi, şöyle sade bir kahvenin yanında şeker niyetine sohbet edebilmek dahi lüks oldu bu aralar insanlık arasında. İnsanlık derken, öyle anladığın müstehzi olmayan manevi duygulardan bahsetmiyorum, bildiğin insanlık işte, hani doğup-büyüyüp-ölen bedenin içerisinde ki ruha doğru ve yanlışlarımızda hayat veren fikirlerimizin arkasında yatan niyetler, emeller, hedefler var ya, işte onu somutlaştıran organizmalar topluluğundan bahsediyorum, senden yani. Öyle hiçç sağına-soluna-arkana falan bakmana da gerek yok, gözünü de kaçırma, camlaşan gözlerinle sen de bana bak, kendini benim gururlu bakan göz bebeklerimin tam merkezinde görene kadar bak, sanki bu zamana kadar yoluna taş koyduğun, alayını geçip sofrana meze yaptığın, hedefleri yolunda takılanların planlarını başaramadığında onlara el uzatacağına bir de bellerini senin büktüğün anları hatırlayıp kara deliklerin içine girmişcesine bak, bak ki; şöyle senin kahven iyiden iyiye acılaşıp midene oturdukça, biraz da benim ki tatlansın dilimin en uç noktalarında.

Yahu, şurada hedef olmuş hayallerimizden bahsetmek isterken dahi; seni, bedenini, varlığını, kendini hatırlatıyorum önce ki aman sakın ola yanlış anlaşılmayayım. Ben olaya; dini, siyasi, ırki bakmıyorum desem klişe, bakıyorum desem taraflı, karar veremedim desem gençliğine yazık, hadi o da olmadı şartlara göre duruş sergiliyorum dediğimde de yalaka oluyorum. Üstüne üstlük, bu topraklarda bir halt yok, ben yurt dışına gidiyorum dediğimde de vatan haini kimliğini vuruyorsunuz bir merminin namlusundan çıkıp da alnının tam ortasına isabet etmesi gibi acı versin, dışlansın, ötekileştirilsin, üst düzey ortamlarda da “beyin göçü” densin diye. Ee ben kahveyi söylerken sadece sohbet etmek, hatta “konuşmana bile gerek yok-dinlesen yeter ki” edasıyla oturmuşum yanına, derdin ne be hocam. Sözlerimizin bile dinlenmesine hasret kaldığımız şu girişimcilik çağında sen, o, bu, şu, x, y, z,…dinlemezse beni, kulağımı bükmezse, kamçılamazsa yapamazsın derken aynı zamanda da yöntem göstererek motive edip – ben 1. sınıfa başlamış, üniversite mezunu olmuşum, akademik kariyer yapmışım, üst düzey yönetici olmuşum kime ne fayda, zaman su misali, 30-40-50… Kimse bana patron olmayı öğretmemişse benim günahım ne? Neden alnıma yediğim merminin hesabını ben veriyorum? Neden sistemin doğru olduğuna inandırılıp, körelen vizyonlarımızın üzerinden ki tozları üfleyecek bir avuç insanın da havadayken, karadayken veya denizdeyken sözümona habersizce can vermesine şahit oluyoruz. Nikah şahidi olmak gibi güzel olayların vesilesi olabilecekken, açtığım gazetede ki bir avuç destekçinin teker teker “can verdi” haberlerine az önceki gururlu bakan gözlerimle şahit oluyorum. Nedenlere cevap aramak değil derdim, derdim nedenden önceki nedenler… Bugün ki vizyonunun ilk adımı senden önce ki ölümcül vizyonların zafer günü oluyor çoğu dönem. Değeri kaybedildikten sonra anlaşılan nice canların beyinlerinde ki değerler ne olacak peki?! Emanetçi gelmişiz üstümüze giyindiğimiz etli deriyle nede olsa, bile bile bilmiyormuş gibi bilgilendirmekse kamuoyunu bu alanda, ben de diyorum ki varsın olsun kapa kulağını, nasıl olsa ağzını, gözünü kapatmaya çalışanlar var, sen de kapa kulağını, oyna 3 maymununu ve yine gelirse ağzında ki, gözünde ki, kulağında ki silahlarla bir antivizyonist, ölü taklidi yap, hareketsiz kal bir süre, zaten üzülmez, gözyaşı da bekleme öylelerinden, kiralık katilin misyonunu tamamladıktan sonra ki alış-veriş anı teridir o. Yordum ne de olsa fikrilerimle onu, memleketi-dünyayı-galaksiyi-belki de evreni kurtarabilecek buluşlarım ve icatlarımla.

on-birinci-nesil-bir-yazara-arkadan-vurmak_670251

İştee hal böyleyken; ben de ne klişe, ne taraflı, ne gençliğime yazık edecek kadar acımasız, ne yalaka, ne de vatan haini olmamak için çaba sarf etmiyorum, bunun yerine gözümü dikmişim en zararsız yer olan Evrene. Karanlık mı karanlık, büyük mü büyük, uzak mı uzak, boşluk mu boşluk ama ne ateş ediyor bana, ne de alay. Ne taş koyuyor yoluma ne de art niyetli itekliyor. Tüm gizemiyle orada her gün her saat her dakika ve saniye açmış derin kucağını keşfedilmeyi bekliyor. Şimdi soruyorum size, hangisi daha ürkütücü? Alnıma mermi yemektense alıp sade kahvemi uzayın en derinliklerinde mavi gezegene bakar, o kendini büyük gören tek gören insan topluluklarının fındık kadar etmediklerini izlerim, belki de kahvem o anda en tatlı formuna kavuşur, kim bilir (=

Hem ne var şu Uzayda bu kadar korkacak anlamış değilim. Ben bu kulvara gülenlerin, boş görenlerin, bir mesele olarak görmeyenlerin, varlığından dahi bir haber olanların buradan korktuğuna inanıyorum. Buradan diyorum evet, çünkü ben Uzayda yaşıyorum, herkesin mumu kendine ışık verir. Dünyanın telaşesine kapılmış, günlerin günleri kovaladığı, hep bir yetişme derdi içinde saatlerini tüketen, hafta sonu hafta sonu diye sayıklayarak ayları bitiren, dünü hatırlayacak hiçbir yaşanmışlık veya hatıra biriktirememiş, yarının da meçhullüğün de oradan oraya savrulanlar gibi olmaktansa, Uzayın en derin boşluklarından salınarak, her bir yandan sizi izlemeyi yeğliyor ve seviyorum. Mesela, az önce kırmızı yandı diye bas bas öndekinin sinirlerini karman hattına zıplatan şoför, 15:00’da ki toplantısına az önceki kırmızı ışık münakaşası nedeniyle 15 dk geciken hatta vardığından da toplantının en önemli bölümünü kaçırmış olan yönetici, yöneticisinin olmadığı anda toplantıyı idare edeyim deyip-işin alınamamasına neden olan yeni mühendis, deneme sürecinde ilk işinde yöneticisinin gecikmesi nedeni ile başarısız oldu diye çıkartılıp iş aramaya mahkum edilen mühendisin evde bekleyen 6 yaşında ki evladı ve Uzay hayalleri olan bu evladın kırmızı ışıkta öndeki araç şoförünün sinirlerini karman hattına zıplatan babası. Yazık, kendi ayağınıza sıkıyorsunuz, ya-zık. Hele bi sakin olun be dostlar, nedir bu aceleniz öfkeniz. İlla acelem var diyorsanız, 60 yıllık bir serüvenin olduğu Uzay kulvarında acele edin, klaksonunuzu burada çalın, bu yarışı önde götürenlerin sinirlerini vizyonunuzla karman hattına çıkartın. Hatta bununla da yetinmeyin, sarı ışığı bile geçin-kırmızı sönmeden basın klaksonlara ki kara deliklere kadar çıkartın ve gömün tam merkezine hayran ve sinirli bakışlarını yarışı önde götürenlerin.

0-7

Vallahi ben bu yola çoktan girdim. Çıkmaya da pek niyetim yok. Bir günü çıkacak olursam eminim ki o da çok yakında Uzay olacaktır. Uzay dediğin mevzunun alt sınırı 100 km be hocam. İstanbul’un bir ucundan bir ucu daha uzun. Yani, her gün Uzaya gidebilecek kadar yol kat ediyorsundur kim bilir. Sonuç olarak haftada 5 gün çalışan biri olduğunu düşünelim, ayda ortalama 20 kere Uzaya gidip geliyorsun, bunun farkında mısın. Sonuç olarak maaş+ssk+agi+prim+yol+yemek+mesai alıyorsun ama ayın sonu yine karttan devam, peki kaç kişiye faydan dokundu, en iyi ihtimalle sen, eşin, çocukların, hadi iyi kazanıyorsun diyelim, ailen, birkaç da eş-dost. Peki ya Uzay’a gittiğinde nelere, kimlere faydanın dokunacağını hiç düşündün mü ya da biliyor musun? Cevap vereceğimi düşünüyorsan yanılıyorsun, “gelince” anlatırım 😉

Seçim dönemi gelir; vaatler otobüslerin tepesinden, basın-yayın-medya kanallarından, kapımızdan penceremizden gelir bizi bulur, artık kulağımız hangisine bükülürse yanaşırız sandığın yanına son anda fikrimiz değişmez ise atarız içimizden alışılagelmiş hayır sözcükleri ile ince delikten içeri kutsal postayı. Birikmişimiz vardır, topraktan gireriz konuta, belki de bitmesine 24 ay varken projenin, 50 bin daha uygun alabilmek için, arka planda 250 bin faiz ile. Ya da al-sat yaparız her türlü taşınmazı kazanmak-büyütmek-artırmak için elimizdekini, tabi aldığımızda bize söylendiği kadarını bilerek taşınmazın, yani patlamazsa elimizde. Eee bunun bilmediğin boşluklara gitmekten farkı ne ki? Bana biri anlatsın ve ikna etsin. Seçim vaatleri olmayanı satmak iken, girilen konutun bitiş sürecinde uzama şanssızlığın olabilecek-yatırımcı projeyi durduracak-hatta kaçak yapı diye mahkeme kararı ile askıya alınabilme ihtimali bile mevcutken, kar edeceğini düşünüp aldığın taşınmazının profesyonel bir dolandırıcının elinden çıkma gibi bir riski duruyorsa en sinsice köşede, halen Uzay’ın ulaşılamaz, gerçekçi ve elle tutulur olmadığına nasıl inanabiliyorsun. Yahu, zamanında planlanan ve bütçelerinin telaffuzu dahi oldukça zor denilen o Uzay Seyahatlerinin de aynı seçim vaatleri, konut projesi, taşınmaz alımı gibi sonucu net olmayan, sadece inanmakla başlayan ve en sonunda gerçekleştiğini hatta bu zamana kadar yüzlerce Astronot’un misyonlarını başarıyla tamamlayıp ülkelerine ailelerine kavuştuklarını hiç mi görmüyorsun, düşünemiyorsun ya da düşünmek mi istemiyorsun. Her sabah ya da akşam ana haber bültenlerini takip ediyorum diye gündemden haberdar olduğunu zannetme, dünya senin tahmin ettiğin kadar büyük değil, evrensel bak artık etrafına, yoksa bi haber olacaksın, uyandırayım.

1__nVVBCobw0Oqc1TWbx_PPw

Onu bunu bilmem, dünyada doğdun diye dünyada ölmek zorunda değilsin, kendine gel! Aldığın nefesin hakkını ver; düşün-çalış-üret-inandır-daha iyisini dene-pes etme!

Hem o kadar da izole değilsin Uzaydan. Evinde kullandığın şarjlı süpürge makinesi, su filtresi, şeffaf diş teli, egzersiz aletleri, duman dedektörleri, güneş enerjisi panelleri/güneş pilleri, yapay kol ve bacaklar, anti donma sistemi, kulak protezi, su tabancası, joystick, astar, mayo, dondurulmuş gıdalar ve daha bir çoğu Uzayda ki Astronot deneylerinden ortaya çıkmış-geliştirilmiş ve hayatımızın bir parçası hatta birçoğu vazgeçilmezi olmuştur. Ama biz böyle düşünen faydalı beyinlere değil de en başta söylediğim gibi o art niyetli tarafımıza belimizde ki silahı çıkarıp nişan alsak, yani önce kendimizden başlasak, başta kendimiz, sonra hanemiz, sonra memleket derken dünya ve sonunda evren temizlenir. Geriye sadece faydalı beyinler kalır. Ama bunu başarmak çok zormuş gibi birde günden güne kendimizi temizlemek bir yana tam da çocuğumuzdan başlayıp yakın çevremize kadar herkesin beline o fikir düşmanlığı silahını kendi ellerimizle koyuyoruz. Sonra ne mi oluyor, 5 yıl önce kaybettiğin Annenin o çaresi olmadığını düşündüğün rahatsızlığının kesin çözümü varken, bu buluşun henüz ülke sınırlarımıza girmemiş olmasından dolayı, tam da Anneni kaybettikten sonra bu bilgiye erişiyorsun. Hatta ilk denemeler için ülkeye bile girdiği haberleri yankılanıyor kulaklarında. Halbuki 10 yıl önce erken kanser teşhisi Uzayda ki başarılı deneyler sonucunda bulunmuştu. Başın sağ olsun…

CosmosYazar: @Barlasngn

About the Author:

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: